resimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
resimleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Asalet bu olsa gerek..

Nar çiçeği..

Tuba&Venn 2012 İlkbahar-Yaz Koleksiyonu

tuba&Venn 2012 İlkbahar-Yaz Koleksiyonu
Tuğba&Venn 2012 katalogundan portakal rengi tonlarında kap modeli,

Kış aylarında yaza ait ya da tatili anımsatan her hangi bir şeyi görmek her zaman mutluluk vericidir. Özellikle de baktığınız bir Tuğba&Venn koleksiyonu ise daha da heyecan verici. Aslında ünlü markanın adını duymak bile heyecan verici, üstelikte herkes için tanıtım kataloglarının ve reklamların hazırlandığı şu günlerde Tuğba&Venn yine herkesin merakını uyandırdı.

Bu yaz neler moda, hangi renkler ve kesimler trend olacak merak ediyoruz. Tuğba&Venn, şüphesiz yaz trendlerini belirleyecek olan en iyi isim olacaktır.

Koleksiyona gelince, henüz Tuğba&Venn 2012 koleksiyonunun tamamı yayınlanmadı ancak yesiltopuklar.com farkıyla sizlere koleksiyondan bir kare yayınlıyoruz.

Tuğba&Venn 2012 İlkbahar-Yaz Koleksiyonunu Çok Seveceksiniz
…

Çok göz alan birden bire parlayan renkler ve rengarenk boncukları Tuğba&Venn koleksiyonunda bolca göreceğimize eminiz.

Tuğba&Venn 2012 koleksiyonundan bu kare aynı zamanda sezonun trendlerini de ortaya koyuyor.





 

Tarihte Bugün-3

1984
Urfa'nın adı Şanlıurfa olarak değiştirildi.

Tarihte Bugün-2



1913
31 Mart isyanını bastıran Harekat Ordusu'nun komutanı, Sadrazam ve Harbiye Nazırı Mahmut Şevket Paşa düzenlenen bir suikast ile öldürüldü.

Tarihte Bugün



Tarihde bugün
1898
Filipinler İspanya'dan bağımsızlığını ilan etti.

Çin'de Kuran kursunda patlama: 17 yaralı

 

Çin'in Global Times gazetesinin haberine göre patlama polis 'yasadışı' bir okula baskın yaptığı sırada yaşandı.

BBC Çince'ye konuşan bir grup aktivist baskında polisin biber gazı kullandığını söyledi. Çin devlet televizyonu patlamadan etkilenen çocuklarda sadece yüzeysel yanıkların bulunduğunu ve baskın sırasında polisin 54 çocuğu 'kurtardığını' söyledi.

Yetkililer, çocuğunun Hotan kentindeki Kuran kursunda zorla alıkonulduğunu söyleyen bir velinin polise başvurduğunu baskının da bunun üzerine gerçekleştirildiğini söylediler.

Yerel istihbarat şefi Hou Hanmin polis bir binanın beşinci katında bulunan Kuran kursuna geldiğinde şüphelilerin evde yapılmış patlayıcılar kullanarak yangın çıkardıklarını söyledi.

Almanya merkezli Dünya Uygur Kongresi sözcüsü Dilxat Raxit ise bir açıklama yaparak ''çatışmada iki taraf da etkiliydi. Ancak yetkililer biber gazı kullandılar ve bu herkesin yara almasına neden oldu'' dedi.

Uygur Özerk Bölgesi'nde yaşayan nüfusun yarısı Türkçe konuşan Müslüman Uygurlar. Çin Devleti bölgedeki radikal islamcıların terör tehditi oluşturduğunu söylerken, Uygur aktivistler yerel halkın sadece Pekin'in baskıcı yönetimine karşı çıktığını iddia ediyor.

Çin bölgede sadece bir kaç tane resmi Kuran kursuna izin veriyor ve son günlerde yasa dışı kursları kapatmak için harekete geçti.

Çatışmanın ardından 9 kişi yasadışı din eğitimi vermekten 6 ila 15 yıl arasında hapis cezasına çarptırıldı.

Uygurlar ile Çin'in yaşadığı sorunlar 90'lı yıllardan bu yana devam ediyor. Bölgede ayaklanmalar 2009 yılında şiddetlendi bu dönemde 200 kişi hayatını kaybetti. 2011 yılının Temmuz ayında ise yaşanan çatışmalarda 32 kişi hayatını kaybetmişti.

BBC Türkçe

İnanmayacaksınız!

Türk sinema tarihinin 17 milyon dolarlık bütçesiyle en pahalı filmi olan Fetih 1453'ün yapımcısı Faruk Aksoy'un şirketine tazminat davası açıldı.

Filmin sponsorlarından Fixkim Pazarlama şirketi, filmin jeneriği ile reklam afişleri ve ilanlarında logosunun kullanılmadığını iddia etti. Film şirketinin sözleşmeye aykırı davrandığını belirten Fixkim Pazarlama dava dilekçesinde; 600 bin liralık fatura ve 300 bin liralık cezai şart olmak üzere toplam 900 bin liralık tazminat alacağından 400 bin lira talep etti.

Sinemada dindar insanlarla niçin alay edildi?

Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu üyesi gazeteci-eleştirmen Bünyamin Yılmaz İslami Hayat dergisi Haziran sayısında "Sinemada dindar insanlarla niçin alay edildi?" başlıklı bir yazı kaleme aldı.

Bünyamin Yılmaz, filmlerden ve karakterlerden örnekler vererek Yeşilçam'ın dine ve dindar insanlara nasıl bir önyargıyla yaklaştığını irdeledi. Türk sinemasının, dindara karşı negatif bir tavır içinde olmasını, klişe tiplemelerle dindarları küçük düşürmesini eleştirdi ve "Sinemada dindar insanlarla niçin alay edildi?" diye sordu...

Sinemada dindar insanlarla niçin alay edildi?

Bünyamin Yılmaz'ın yazısı

Recep, Şaban ve Ramazan

 

…

İnanmış insanlar için üç aylardan bahsedilir ve özellikle Ramazan'a geçildiğinde bir ay boyunca oruç güzelliği yaşanırken, kardeşliğin en üst mertebelere çıktığı hissedilir.

Edebiyattan sinemaya uyarlanan yapımlarda da vardır, bu isimler. Özellikle Şaban tiplemesi adeta tam aksini gösterebilmek için bilinçli yazılmış gibidir. Emir eri Ramazan ayrı bir fasıl.

Türkiye insanı dindar özellikleriyle bilinir. En inançtan uzak gibi görüneni bile milli ve manevi değerlerine bağlıdır. Ama bir şey daha var. Özellikle toplumu dizayn etmek için çalışanlar bu duyguların ağır darbe alması için çalışırlar.

Bugün yaşı 70'lere yakın olanlar için Türkiye büyük tecrübelerden geçen bir ülke. Başlangıçta ölülerinin cenaze namazını kılabilecek insanların bile olmadığını, dini bilgilere izin verilmediğini, baskı altında tutulduğunu biliyoruz.

İNSANLARI DİNDEN UZAK TUTMANIN YOLU; ALAY-HAKARET

Anadolu'nun maneviyat önderleri acıları bal eylemiş ve bu milletin ruh köküne 'maneviyat'ı koyarak, İslam inancının gözlerden ırak tutulmasına da izin vermemişlerdir.

Okumuş, yazmış insanlar üzerinden çok derin hesaplar yapıldı elbet. Okullarda pozitivist anlayış köpürtüldü, inanç ve değerlerle alay edildi. Kitleler üzerinde etkili olabilecek her mecrada buna benzer çalışmalar yapıldı. Köyünde zor şartlarda hocasından Kur'an dersi alan çocuklar şehre geldiklerinde başka bir dünyayla karşılaştılar. Özellikle adeta o dönemde büyülü bir fener gibi karşılanan sinemaya gidenler perdedeki imam tiplemeleriyle şaşkına uğruyorlardı. Çünkü sinema, kitlelere en kolay ulaşabilme yoluydu ve kitleleri dinden, dindar insanların maneviyatından uzak tutmanın yolu alay ve hakaretlerin yedirildiği senaryolardan geçiyordu.

Daha 1920'li yıllarda başlatılan ilk furyada Ateşten Gömlek, Bir Millet Uyanıyor gibi filmlerde önce hainler safına (!) itilir dindarlar; hacılar ve hocalar. Vatanını savunmayanlar kapsamındadır onlar. Rahmetli Yücel Çakmaklı'nın çektiği unutulmaz dizisi Küçük Ağa, merhum Tarık Buğra'nın kaleminden İstanbullu Hoca'yı sunana kadar bu galat devam etmiştir.

HACI BAKKAL, KÖY İMAMINDAN HARAMZADELER

Dindarlarla alay edilen filmlerin komedi filmleri olması tesadüfi değildir. Toplum hafızasında kolay yer edinmesi, insanları mahcup eden sahnelerin tekrar tekrar verilmesi, bilinçaltında oluşturulan olumsuz imajı beslemiş de beslemiştir. Merhum Kemal Sunal, Şener Şen ve İlyas Salman güldürülerinde bu durum daha çok öne çıkar. Bu filmlere yedirilen dindar tiplemelerle alayların çoğunlukla Aziz Nesin'in kaleminden çıktığı bilinmez. Nesin, Türk sinemasını kalemiyle beslerken, önyargılarını da tiplemeler üzerinden boca etmekten geri durmaz. Hacı Bakkal, Köy İmamı tiplemelerinin haram yiyen dahası insanların hakkını yiyen, karaborsacı, üçkağıtçı tiplemelerden oluşması, resmi ideolojinin dışladığı dindarlara bir fiske de sinemadan anlayışıyla kotarıldı hep.

"ÇALAN-ÇIRPAN HEP DİNDARLARDAN ÇIKAR" SENARYOLARI

Cevat Fehmi Başkut'un "Buzlar Çözülmeden" adlı eseri hem tiyatroda hem de sinemada büyük yıkımlara sebep olur. Etkileri o kadar büyüktür ki bu oyunun, ilk kez inançlı insanlar, dindarlara karşı en ağır yargılar taşıyan bu oyuna tepkilerini sahneden verirler. Adaletsiz ve hak yiyen, insanlara kötü örnek olan, çalan, çırpan insanlar dindarlardan çıkar anlayışını oturtmaya çalışan eser nefretini sahneden kusunca artık bir şeyler yapmanın zamanıdır diyenler tiyatro sahnelerine çıkarlar.

Abdullah Kars'ın Hz. Ömer'in Adaleti oyunu öylesine çıkmamıştır sahneye. Adeta İslam düşmanı insanların elindeki edebi silahın tesirlerini azaltırcasına oyunlar sahneye koyarlar. Dinine karşı her türlü saldırıya geçilen halk kesimleri için Hz. Ömer'in sahneye yansımasının tesirleri büyük olur."Buzlar Çözülmeden" eserinden yola çıkılarak çekilen "Deli Deli Küpeli" de komediyle harmanlanarak yıkıcı etkilerine devam eder.

YENİ DÖNEM SİNEMALARINDA İSE...

Yeni dönem sinemasında taşlar artık yerli yerine oturmaya başlamıştır diyebiliriz. Özellikle "Takva" filmi soldan bakmasına ve iki yoldan birini seç mesajına rağmen küçümsemeden, alay etmeden bir sosyal durum olarak bakar dindarlara. "Anka Kuşu" ise içerden bir bakıştır. "The İmam" mesajını yanlış kurgulamakla birlikte dindar insanların sinemaya artık yabancı durmadıklarını göstermesi açısından dikkat çekicidir. "Yalnız Değilsiniz", "Minyeli Abdullah" gibi filmlere gösterilen ilgide 'kötü imaj'a sığdırılan inançlı insanlarla alay eden yapımlara tepkinin de yeri büyüktür. "Hayatın Tuzu", "Ademin Trenleri", "Beş Vakit" gibi filmlerde olay eksenli bakılırken "Vizontele"de önyargı ucunu biraz öne çıkarır kekeme imamla. "Dondurmam Gaymak" ise bir komedi filminde 'vaazdaki hoca'ya hakkını teslim eder ve onu topluma yön veren, doğruları söyleyen, haksızlıklar karşısında duran bir tiplemeyle asli yerine oturtur.

Yeşilçam'ın hastalıklı tiplemesi 'dindarlar'a yanlış bakış gerilerde kaldı ama tümden bu hastalık geçmiş değil. Bu kez de terörist kötü adamlardan izleyiciyi koruyan(!) filmler türetiliyor ve bunlar artık küresel ölçekte öne çıkıyor. Dünya sineması üzerinden korkulacak insanlar üretimine geçiliyor. Türkiye'den bu anlamsızlığa katkı sunan "Labirent" ve "Takiye" filmlerini örnekler arasında sayabiliriz.

Şimdi artık dindarların kendilerini doğru anlatabilecekleri bir zaman dilimindeyiz ve herkes kendi hikayesine biraz yakından bakmalı.

Kısa filmlerden uzun metraja, sahne dilinden dizi diline, izleyici yerine konmak değil katılımcı olmak ve söz söylemek

 

…

Cehalet kar

şısında bilginin elini tutmak ve İslam hakikatlerini anlatabilmek için yol uzun…

Çocuklar ve yemekler! :))

 

Çocuklar yemek yememeyi annelerine karşı koz olarak kullanabilmektedirler. 18 aylıktan 2 yaşına kadar, yetişkine karşı çıkmanın bir yolunu yemeklerde bulur. Yemek konusu da çocukların iradelerine bakan ve anne-babaya karşı kullanabildikleri kozlardan bir tanesidir. Bazı durumlarda enne-babanın yanlış tutumu bu durumun pekişmesine neden olur. Daha sonra 3 ve 6 yaş civarında, çocuk tat alma konusunda başka bir orijinal dönemden geçer. Hep aybnı şeyleri sevmeye ve yemeye başlar. Genelde makarna, patates kızartması, pilav, sosis, ...vs. bu durum çocuğa göre bir iki yıl sürebilir.

Normalde bir yaşından sonra çocuğun sofraya erişkinler ile beraber oturması ve yaşına uygun yemekler yemesi beklenir. Beş yaşına gelen çocuk, ailenin yemek alışkanlıklarına uyabilir. Bu evrelerde çocuk fazla yemek yemeye zorlanmamalıdır. Tabağına fazla yemek koyarak bitirmesine zorlamak, onda nazlanma oluşturur. Bu nazlanma gitgide yememeye dönüşür. Çocuk okulda yemek yemeye başladığında yiyecek tercihleri daha da zenginleşir.

ÖNERİLER:

? Çocuğunuzun yemek seçmesini istemiyorsanız, önce sizin yemek seçmeyerek örnek olmanız gerekir.

? Unutmayın ki yemek yeme çocuğun sıra dışı yapması gereken bir olay değil, onun fizyolojik bir ihtiyacıdır. Zevkle yapması gereken bir ihtiyacını işkence haline getirmemek gerekir. Yemediği için telaşa kapılmanın bir anlamı yoktur. Baskı yapmayın, sabredin, göreceksiniz ki yemek yiyecektir.

Çocuktan çok yemesi istendikçe, diğer kişilerin ilgisini çekmek için yememekte direnecektir. Hiçbir çocuğun açlıktan kendini öldürdüğü görülmemiştir. Çevresindeki hiç kimse çocuğun yemesiyle ilgilenmezse o karnını kendiliğinden doyuracaktır.

Yemek yememe sorununa bir bakış;

Çocuk akşam yemeğini bir türlü yemek istemiyor. Annesi o kadar ısrarla yemesini istediği halde, çocuk inatla "Hayır yemeyeceğim" diyor.

Hatta bazı anneler bu durumlarda çocuğun arkasından yemek tabağıyla birlikte dolaşırlar. Burada çocuğa nasıl bir mesaj verilmiş oluyor? "Çocuğum aslında yemek yemek, fizyolojik bir ihtiyaçtır ama senin için sosyal bir doyumdur. Sen yemek yemesen de olur aslında. Fakat ben senin yemek yemeni istiyorum. Bunun için de ısrar ediyorum." Böylece çocukların akşam yemekleri bir merasim halini alıyor.

Anne birazcık sabırlı olabilse şunu derdi:

"Çocuğum akşam yemeği için sofraya yemeği koyuyoruz. Yarım saat içimde de yemeğimizi bitiririz. Sonra ben sofrayı kaldırırım. Sofrayı kaldırdıktan sonra ise sana bir daha yemek hazırlamam. Ayrıca yemekten sonra senin için çayla birlikte kek, pasta, sandviç gibi şeyler atıştırmana da izin vermem sabaha kadar aç kalırsın."

Çocuk yemek yemediğinde sabaha kadar aç kalsa, sabah kahvaltısında çocuk herkesten önce kahvaltıya oturacak ve hızla yemeye başlayacaktır. Sabah kahvaltısında da hiçbir şey yemiyorsa öğleye kadar hiçbir şey yedirmeyin bu sefer öğlen yiyecektir. Öğleyin de yemiyorsa bu sefer akşam yiyecektir.

Nihayetinde mutlaka acıkacak ve sofraya oturacaktır. Yememesi mümkün değil. Neden? Çünkü yemek yemek, fizyolojik bir ihtiyaçtır. İnsan yemek yemeden yaşayamaz. Çok acıkan bir insan sadece kuru bir ekmeği bile büyük bir iştahla yiyebilir.

Burada dikkat edilmesi gereken durum; kesinlikle alınan karadan dönülmemesidir. Zira çocuk acıktım dediğinde eğer ona acır ve bir şeyler verirseniz, yemek yememe alışanlığını pekiştirmiş olursunuz. Böyle durumlarda çocuğunuzun oyununa düşmeyin.

Ayrıca;

? Yemek saatinde çocuk sofraya çağrılmalı yiyebileceği kadar yemek önüne koyulduktan sonra kesinlikle iki üç kereden fazla yamak yama konusunda ısrar etmeyiniz.

? Çocuğun her zaman iştahlı olamayacağını da kabul edelim. Böyle zamanlarda yemiyor diye telaşa kapılıp ona baskı uygulamayalım. Yoksa yemeğe karşı daha da iştahsız ve isteksiz hale gelecektir.

? Çok fazla ısrarcı olarak, tabak elinizde, çocuğun peşinde dolaşmayın.

? Çocuk yemek yemeden sofradan kalkarsa kesinlikle o öğün içinde ona ek abur cubur gıdalar vermeyin.

? Onu büyüklerin yediği her yemeği yemesi konusunda zorlamayın. Çünkü çocukların damak zevkinin ve beklentilerinin büyüklerinkinden farklı olduğu bir gerçektir. Ama her çeşit yemekten tatması gerektiğini ona anlatın.

? Yemek yememek çocuğun seçtiği bir davranıştır. Aç kalmak da onun tercihi. Yemek yemek istemiyorsa yemesi için baskı yapılmamalıdır. Sabaha kadar aç kalmasına izin verilmelidir. Çünkü aç kalmak bizim değil, çocuğun sorunudur. Böylece çocuk kendi davranışının sonuçlarına katlanmayı öğrenir.

? Çocuğun yemekten iki saat öncesinden, bir şey yamamaya alıştırılması gerekir. Bu alışanlık yasaklarla değil,uzun süreli ve sabır içinde ona yapacağımız açıklamalarla sağlanmalıdır.

? "Yemezsen hasta olursun, büyüyemezsin." Gibi abartılı sözler de söylenmemeli. Bu durum çocukta korku oluşturabilir.

? Çocuğun yanında kesinlikle "şunu yemez, bunu yemez" diye konuşmayın. Çocuğun bunu kabullenip o yiyeceği denemesini zorlaştırmış oluruz.

? Her canı sıkıldığında bakkala yada markete girmemeli. Kesinlikle yedikleri abur cubura sınır getirmelisiniz. Bunlar onun iştahını kesecektir.

? Yemek zamanından beş on dakika önce çocuk uyarılmalıdır. Çocuk oyunda ilken sert bir tutumla sofraya gelmesi için zorlanmamalıdır. Oyun çocuk için her şeydir. Çocuğu oyundan koparıp almak onu yemek yememeye yöneltebilir. Yese bile sinirlilik içinde yenen yemek olumsuz etkiler yapar (hazımsızlık, bulantı, kusma).

? Yemek konusunda büyük hata çocuğa baskı yapmaktır. Bu onu daha da inatçı, itaatsiz yapacak ve sizin ona karşı öfkelenmenize neden olacaktır.

Akşam yemek yapmaya karar verdiğinizde o gün yapabileceğiniz yemek çeşitlerinden hangisini istediğini çocuğunuza sorarak fikrini almanız, çocuğun alınan kararda sorumluluk duymasını ve bu konuda hassas davranarak yemek yemesinde yardımcı olacaktır.

KAYNAKÇA

ANKAY, A. Ruh Sağlığı ve Davranış Bozuklukları. Turhan Kitabevi. Ankara: 1998.

AYDINLI, H. Sık Sorulan Sorular ve Cevaplar. Zambak Yayınları. İstanbul: 2002

AYDOĞMUŞ, K ve diğerleri. Ana-Baba Okulu. Remzi Kitabevi. İstanbul: 2001

BİNBAŞIOĞLU, C. Ailede ve Okulda Eğitim Sorunları. Milli Eğitim Basımevi. İstanbul: 2000.

KALKINÇ, F. Okul Evde Başlar. Gökkuşağı Paz. Ve Dağıtım. İstanbul: 2002

KAYA, C.

MARTİN, M. WALTMAN-GREENWOOD,C. Çocuğunuzun okulla İlgili Sorunlarını Nasıl Çözersiniz. Sistem Yayıncılık. İstanbul: 2002.

ÖZKAN, P. (Okul ve Aile Yayınları Genel Yayın Yönetmeni). Mutlu Çocuk Yetiştirmenin Temelleri. Okul ve Aile Yayınları. Ankara: 1999.

ÖZTÜRK, M.O. Ruh Sağlığı ve Bozuklukları. Hekimler Yayın Birliği. Ankara: 1997

PREUSCHOFF, G. Çocukların İçindeki Korkular. Çev: Özkan Schulze. Beyaz Yayınları. İstanbul: 1998

SELÇUK, Z. Dikkat Eksikliği ve Hiperaktif Çocuklar. Pegem Yayıncılık. Ankara: 2000.

YAZGAN, Y. Hiperaktif Çocuk Okulda. Evrim Yayınları. İstanbul: 2002

YAVUZER, H. Okul Çağı Çocuğu. Remzi Kitabevi. İstanbul: 2002.

YAVUZER, H. Çocuk Psikolojisi. Remzi Kitabevi. İstanbul:1996.

YAVUZER, H. Çocuk Eğitimi El Kitabı. Remzi Kitabevi. İstanbul: 2002.

YÖRÜKOĞLU, A. Çocuk Ruh Sağlığı. Özgür Yayınları. İstanbul: 2002.

ZULLİGER, H. Çocukta Ruhsal Bozukluklar ve Tedavisi. Cem Yayınevi. İstanbul: 1996.

kirsehirram.com /aktüelpsikoloji

SERTAB ASLINDA ÜÇÜNCÜ mü?

Sabah yazarı Yüksel Aytuğ bugün Olcayto Ahmet Tuğsuz'un hesaplamalarını sayfasına taşıdı ve Eurovision başarı sıralamamız değişti.

Bugüne kadar Eurovision'daki en büyük başarımızı Riga'da Sertab Erener'le yaşamıştık. En azından biz öyle biliyorduk, ama rakamlar öyle söylemiyor! Nasıl mı? Yüksel Aytuğ bugün Olcayto Ahmet Tuğsuz'un hesaplamalarını sayfasına taşıdı ve Eurovision başarı sıralamamız değişti.

İşte Yüksel Aytuğ'un bugün çok ses getiren o yazısı ve Eurovision'un rakamlara dayalı gerçek başarı sıralaması: Bu iddia bana değil, Olcayto Ahmet Tuğsuz'a ait. Tuğsuz, bugüne kadar elde ettiğimiz Eurovision derecelerini matematik gerçekleri ışığında masaya yatırmış ve bu sonuca ulaşmış.

İşte Tuğsuz'un tezi: "2004'ten bugüne dek yapılan yarışmalarda alınan puanları ve bu puanların toplam puanlar içindeki yüzdesini değerlendirdiğinizde, aslında en iyi dereceyi 2004'te yarışan Athena'nın aldığını görürsünüz. Gelin 2003 yılından bugüne kadar yapılan yarışmalardaki puan durumumuza bakalım: Yarışmacının başarısını aslında aldığı toplam puan belirler. Çünkü şarkısı diğer yarışmacı ülkeler tarafından o kadar daha çok beğenilmiştir. Ama alınan puana göre sıralamayı etkileyen diğer bir faktör var ki; o da puanların ülkeler arasındaki dağılımı. Yani eğer ortada çok bariz bir şekilde beğenilen ülkeler yok ise ve puanlar birçok değişik ülkeye dağıtılıyor ise siz daha az puan ile daha iyi bir derece elde edebilirsiniz.

SERTAB ASLINDA ÜÇÜNCÜ

Bu açıdan bakıldığında, ortaya çıkan sıralama aşağıdaki gibidir: Verilen toplam puanların yüzde 14'ünü toplayan Athena birinci, yüzde 12.21'ini toplayan Hadise ikinci, yüzde 12'sini toplayan Sertab Erener ise üçüncü olmaktadır.

Yüzdeye değil de sadece puanlara bakıldığında, bu sıralamada; Manga, Sertab Erener'in önüne geçerek üçüncü olmaktadır. Katılan yarışmacının gerçek başarısını gösteren kesinlikle budur çünkü en yüksek puanı alma başarısını göstermiş ama puanların dağılımının çok değişiklik göstermesi nedeni ile sıralamada daha geride kalmıştır.

STANDART SAPMA ORANI

Matematik bilenler için buradaki sorumlu, Standard Sapma oranıdır. Bu; o yarışmacının 'en yüksek puanı alan, en başarılı yarışmacı' olması gerçeğini değiştirmez.

Örneğin, Sertab Erener'in birinci olduğu sene aldığı puan 167 (yüzde 12) iken bu yıl tüm ülkelerin beğenisini toplayan İsveç 372 puan ile (yüzde 24.6), yani Sertab Erener'in aldığı oyun iki misli bir oy ile birinci olmuş, ikinci Rusya 259 (yüzde 17.7), üçüncü Sırbistan ise 214 (yüzde 14) puan toplamıştır.

Sertab Erener'in bir diğer şansı da; en yakın rakibi olan Belçika'nın (165 puan) Türkiye'ye 12 puan vererek puanını 167'ye çıkartmış olması ve yine Türkiye'nin üstünde bulunan Rusya'ya ise 7 puan vererek kendisini Türkiye'nin ardından ikinciliğe, Rusya'yı da üçüncülüğe itmesi olmuştur. Yani Türkiye'den daha sonra puanlarını veren Belçika bize 12 yerine 10 verseydi, puanlarımız eşit; 8 verseydi biz üçüncü, Belçika birinci olacaktı.

Bravo dürüstlük. Ve bu nedenle de bravo en başarılı yarışmacımız ATHENA..."


Yaz ay
ında satışların düşmesi normal ama bu kadar fazla düşüş anormal olarak yorumlanıyor.

Mayıs ayında çok satılan kitaplar listesine hayli yeni kitap eklendi. Geçen ayın çok satan kitapların bir çoğunun bu ay liste dışı kalması bir başka dikkat çekici nokta.

İşte Haber7 kitap Sayfası ve stratejik ortağı ilknokta.com'un hazırladığı geçen ay en çok satılan kitaplar listesine bu ay giren kitaplar ve kitapevlerinin bize ulaştırdığı yeni çıkan kitaplar listesi:

1- İsim Şehir Bitki - Yılmaz Özdil - Doğan Kitap

2- Aşka Veda - Can Dündar - Can Yayınları

3- Sultanı Öldürmek - Ahmet Ümit - Everest Yayınları

4- Mesnevi Terapi - Nevzat Tarhan - Timaş Yayınları

5- Samizdat - Soner Yalçın - Kırmızı Kedi

6- Karatay Mutfağı - Canan Efendigil Karatay - HayyKitap

7- İyi Uykular Sayın Seyirciler - Uğur Dündar - Bilgi Yayınevi

8- Yakın Tarihin Gerçekleri - İlber Ortaylı - Timaş Yayınları

9- Beyaz Mucizeler - Nuray Sayarı - Destek Yayınları

10- Aşk'a Yolculuk - Veysel Karani - Sinan Yağmur - Destek Yayınları

11- Can Boğazdan Çıkar - Mehmet Ali Bulut - Hayat Yayıncılık

12- Cennetin Gülü Hz. Muhammed (S.A.V.) - Sinan Yağmur - Karatay Akademi Yayınları

13- Meleklerin Gücü - Beki İkala - Erikli Destek Yayınları

14- Gözlerini Sımsıkı Kapat - John Verdon- Koridor Yayıncılık

15- Dukan Diyeti - Pierre Dukan - Pegasus Yayıncılık

16- Bir Soru Bir Aşk - David Nicholls - Pegasus Yayıncılık

17- Kılıçların Fırtınası Kısım 1 ve 2 - George R. R. Martin - Epsilon Yayınevi

18- Od - İskender Pala - Kapı Yayınları

19- Kıyamet Gösterisi - Neil Gaiman, Terry Pratchett - İthaki Yayınları

20- Yakın Tarihin Gerçekleri - İlber Ortaylı - Timaş Yayınları

Yeni Çıkanlar

Rusya Ve Polonya'da Din, Kimlik Ve Siyaset - Sevinç Alkan Özcan - Küre Yayınları

Komünist sistem nasıl bir "sekülerleşme" modeli öngörüyordu? Sekülerleşme, Katolik ve Ortodoksluğun tarihî olarak din-devlet ilişkileri, siyasi örüntüler ve ulusal kimlik üzerinde son derece etkili olduğu iki post-komünist ülkede, Polonya ve Rusya'da neye tekabül ediyor? Katolik Polonya Batı Avrupa paradigması içinde ele alınabilir mi? Kiliselerin kamusal alanda son dönemde artan etkisi nasıl açıklanmalı? Komünist rejimlerin çözülmesinden sonra ortaya çıkan yeni durum, sekülerleşme sürecinin temel kavramsallaştırmalarına bir meydan okuma mı? Ya da bu ülkeler için farklı sekülerleşme modelleri mi söz konusu?

Sisle Gelen Yolcu - Jean-Christophe Grange - Doğan Kitap

Ben gölgeyim. Ben avım. Ben katilim. Ben hedefim.Kurtulmak için tek çarem var: diğerinden kaçmak. Peki ya diğeri de bensem?

Gelenekle Gelecek Arasında Bediüzzaman - Metin Karabaşoğlu - Nesil Yayınları

Vahyi dışlayanların kurduğu 'yeryüzü cenneti' hayallerinin 'cehennem'e çevirdiği bir dünyada yaşadı Bediüzzaman Said Nursî. Dünya savaşları gördü; büyük altüst oluşlara, insanlığın yüzyüze geldiği büyük bunalımlara şahit oldu.

Dracula Günlükleri - Kim Newman - İthaki Yayınları

1888 yılındayız, Kraliçe Victoria yeniden evlendi ve eşi de Eflak prensi, kötü şöhretli Kont Dracula'dan başkası değil. Kirli soyu, giderek artan sayıda sakininin vampir olmayı tercih ettiği Londra'da yayılıyor.

Korku - Thierry Serfaty - Pegasus Yayıncılık

Herkesin bir korkusu vardır. Seninki ne? Biri kendini yırtıcı hayvanların önüne attı. Diğeri boşlukla yüzleşmek için yüksek bir binanın tepesine çıktı. Bir başkası emniyet kemerini takmadı ve arabasını son hızla sürdü. Hepsi de ölüme korkusuzca yürüdü ve gözlerinde zafer dolu bir bakış vardı. Sanki sonunda özgür olabilmişlerdi. Komiser Erick Flamand bu gizemli ölümlerin sorumlusunu bulup bu katliama bir son vermeli.

Cengiz İmparatorluğu - Mustafa Uyar - Ötüken Neşriyat

Moğolların Gizli Tarihi ve Altan Topçi adlı Moğolca kaynaklar; Ata Melik Cüveynî'nin Târih-i Cİhângüşâ'sı ve Reşîdüddin Fazlullah Hemedânî'nin Câmi-el-Tevârîh'i gibi Farsça eserler; Plano Carpini, William von Rıbruk ve Marco Polo gibi Batılı seyyahların notları Moğol İmparatorluğu tarihinin muasır kaynakları konumundadırlar.

Geronimo'nun Ölümü - Enis Batur - Sel Yayıncılık

Enis Batur, bu kitaba Usame bin Ladin'in öldürüldüğü gecenin sabahında başladı. 11 Eylül 2001 sabahına dönerek. İki sabah arası, sayısız hareketli ve hareketsiz görüntüyü belleğimize doldurdu yazılı ve görsel medya: Yazar, bu çığ gibi büyümüş imge taşkınlığının içinden bize gösterilmek istenen, bize gösterilmek istenmeyen iki filmin ortak, bileşik senaryosunu dokumaya, "başkalarının acısını seyretmek" durumumuzu yorumlamaya girişiyor.

Futbol Mu? Yok Daha Neler! - Bilgehan Uçak - İthaki Yayınları

Türkiye'nin as takımıyla futbola, spora ve hayata dair sportmence söyleşiler.

Tıp Bu Değil - İthaki Yayınları

Modern tıbbın verdiği zarar, yararıyla yarışır hale geldi. Dünya ölçeğinde ve ülkemizde yürütülen "sağlıkta dönüşüm"ün toplum karşıtı politikalara dayandığı giderek açığa çıkıyor.

Felsefi ve Siyasi Yazılar - Louis Althusser - İthaki Yayınları

Söz bir kez daha Althusser'in Yazılar'ın bu altıncı ve son cildi, Althusser düşüncesinin klasik temalarından oluşan metinleri bir araya getiriyor. Felsefe, bilim, din ve ideoloji nasıl tanımlanmalıdır ve aralarındaki ilişkilerin doğası nedir?

Demokrasinin Karanlık Yüzü - Michael Mann - İthaki Yayınları

Bu eserde ortaya konan yeni etnik temizlik teorisi en korkunç vakaları -sömürgelerdeki soykırımlar, Ermenistan, Nazi Holokostu, Kamboçya, Yugoslavya ve Ruanda- ve nispeten hafif şiddet vakalarını -ilk dönem modern Avrupa, çağdaş Hindistan ve Endonezya- temel alıyor. Cinai etnik temizlik moderndir - "demokrasinin karanlık yüzüdür".

Cebrail'in Kanatları - Mehmet Sancaktutar - Ötüken Neşriyat

Kayalardan fışkıran bir su kadar berrak, güçlü, sürükleyici, pırıl pırıl bir dil ve şiir tadında serazat bir üslup. Türkçe yazılmış veya Türkçeye tercüme edilmiş hiçbir romanda olmayan nadir ve bakir bir konu.

İran ile Turan - Osman Karatay - Ötüken Neşriyat

Doç. Dr. Osman Karatay eski sorulara yeni cevaplar vermekle kalmıyor. Onun bilim dünyasındaki ayırıcı özelliği eski cevaplara yeni sorular sormasıdır. Nakletmesi değil, süzerek almasıdır. Böylece bazı durumlarda bilim diye bildiğimiz şeyin ardındaki siyaset ortaya çıkıyor. Ama bu kitapta yine de siyasetle uğraşmıyor. Yeni sorular ve yeni cevaplar onu yeterince meşgul ediyor.

Nur Denizinde Seyahat - Seyit N. Erkal - Şahdamar Yayınları

Bu çalışmada,Birinci Lem'a Risalesi çerçevesinde, "sırr-ı ehadiyetin nur-u tevhid içinde inkişafı" hakikatini, Yunusî tecrübesinden hareketle muhataplarıyla paylaşan Üstad Hazretleri'nin; Eski Said devrinde ilmelyakin/epistemolojik/aklen ve fikren, Eski Said'den Yeni Said'e geçiş berzahında aynelyakin/fenomenolojik/nefsen ve hissen, Yeni Said döneminde ise hakkalyakin/ontolojik/kalben ve ruhen yaptığı seferlerine, Katre, Zühre ve Reşha sembolleri dürbünlerinden bakmaya gayret edeceğiz.

Kadim Sır - Zeynep Kayadelen - Kaynak Yayınları

Kadim Sır adlı roman 15. yy Osmanlısında 2. Murat Han'ın padişahlığı ve Fatih'in çocukluğu dönemine denk gelen bir zeminde geçmektedir. Kitapta birden fazla kahraman ve birden fazla takip edilen serüven vardır. Saray ahalisinin özellikle Padişah ve yardımcılarının fetih yolunda karşılarına çıkan engeller ve manevi gayretleri, Genç Fatih'e rehberlik eden Akşemseddin Hazretlerinin mana insanı olduğu hikâye edilmeye çalışılmıştır. Diğer taraftan hastalık, ölüm, zenginlik şöhret gibi engelleri aşmaya çalışan halktan ve genç kahramanlar vardır.

Baston - Menaf Gölcüklü - Kaynak Kitaplığı

Çanakkale Savaşı'nın anlatıldığı bu roman, tarihi gerçeklere dayanmakta olup yine bu gerçekler ekseninde kurgulanmıştır. Bu romanda Çanakkale Savaşı alışılagelmiş anlatımlardan farklı olarak karşı cephenin bakışı ile ele alınmıştır. Bir motelde içine kapanık, kendi halinde yaşayan, bir adam olan Bay Vincent kimsesiz ve sakattır. Israrlı sorular karşısında istemeyerek de olsa eski hayatını anlatır.

Himmet Köprüsü Kutsi Kaynakları ve Esma-i İlahiye Açısından İnfak - Şeyma Akci - Işık Yayınları

Cömertliğin ifade ettiği mana üzerinde duruluyor ve bu güzel vasfın Esma-i Hüsna olarak adlandırılan Allah'ın isimleriyle irtibatı konu ediliyor. Ayrıca günümüzde hayır adına yarışanların ortaya koydukları gayretler de kitabın ele aldığı diğer bir konu.

Sapphique Incarceron - 2 - Catherine Fisher - Pegasus Yayıncılık

KALBİN KİLİDİNİ HANGİ ANAHTAR AÇAR? Finn canlı Hapishane'den, korkunç Incarceron'dan kaçtı; ama orayı hatırladıkça acı çekiyor çünkü kardeşi Keiro hâlâ içeride.

Şizofren - John Katzenbach - Koridor Yayıncılık

PSİKO ANALİST'İN YAZARINDAN MUHTEŞEM BİR KURGU DAHA! Yirmi yıl önce Francis Petrel kendi iradesi yok sayılarak ailesi tarafından bir akıl hastanesine gönderilir ve uzunca bir müddet orada tutulur. Ta ki seri cinayetler işlenip hastanenin kapıları mühürleninceye dek.

Star Wars - Darth Bane 2 - İkili Yönetim - Drew Karpyshyn - Arkabahçe Yayıncılık

Hayatta kalan son Sith olarak Darth Bane, yeni ve katı bir kural kabul etmişti: İkili Yönetim. Bu kararını hayata geçirmek isteyen Bane kendisine mükemmel bir çırak bulduğunu düşünüyordu. Zannah'ın genç olmasına rağmen karanlık tarafla arasında kendisininkine bile rakip olabilecek içgüdüsel bir bağ vardı. Darth Bane'in himayesi altında, bu kız onun Jedi'ları ortadan kaldırıp galaksiye hükmetme arayışında vazgeçilmez bir rol üstlenecekti.

İlahi Komedya - Dante Alighieri - Antik Yayınları

Dünya edebiyatının temel metinlerinden biri olan İlahi Komedya, yedi yüz yıllık geçmişiyle birçok edebi esere ilham kaynağı olagelmiştir. Dante'nin hem yazarı hem de baş kahramanı olduğu bu destansı anlatıda ölümden sonraki hayata yapılan yedi günlük bir yolculuk anlatılır.

Gece Kuzgun ve Ölüm - Dean R. Koontz - Sayfa6 Yayınları

Uzun yıllar önce Alton Turner Blackwood adlı katilin yolu küçük bir kasabaya düşer ve otuz üç gün arayla dört aileyi vahşice katleder. Bu cinayetlerden tek bir kişi kurtulmayı başarır. Şans eseri kurtulan bu on dört yaşındaki çocuğun katili öldürmesiyle de acımasız cinayetler sona erer.

Kahrolsun Dostoyevski - Atiq Rahimi - Can Yayınları

Kahrolsun Dostoyevski, daha önce Sabır Taşı kitabıyla büyük ilgi gören Rahimi'nin, ölümün kol gezdiği vatanı Afganistan'ı, suçu, vicdanı azabını ve cezayı sorgulandığı bir tür Afgan Suç ve Ceza'sı. Roman, aklın terk ettiği, tanrının çok fazla hissedilen varlığının bir süre sonra tanrısızlığa dönüştüğü çağdaş Afganistan'ı da, iyilik ve kötülük kavramlarını da sorgulayan ve Rus edebiyatından izler taşıyan bir yapıt.

Ergenekon'un Zirvesi - Adem Yavuz Arslan - Timaş Yayınları

5 Şubat 2006: Rahip Santoro Trabzon'da, kilisede dua ederken öldürüldü. 19 Ocak 2007: Hrant Dink İstanbul'da, Agos gazetesi önünde vuruldu. 18 Nisan 2007: Malatya'daki Zirve Yayınevi'nde biri Alman ikisi Türk üç kişi korkunç bir cinayete kurban gitti...

Yenilmeyenler - William Faulkner - Yapı Kredi Yayınları

İç Savaş ya da Kuzey-Güney Savaşı ya da Union (Birlik) ile Confederacy (Konfederasyon) eyaletlerinin 1861-1865 yılları arasında yaptıkları savaş Amerikan edebiyatında çok önemli bir yer tutar. Özellikle Güneyli yazarlar için bu savaşın çok büyük bir anlamı vardır.

Görmeniz Gereken 501 Doğa Harikası -- Kolektif - İş Bankası Yayınları

Bu kitapta sıradağlar, çöller, kanyonlar, nehirler, buzullar, bataklıklar, falezler, şelaleler, mercan resifleri, tropikal yağmur ormanları ile birlikte, evinden çıkmayı sevmeyen televizyon gezginlerini bile heyecanlandıracak zengin seçenekler bulunuyor. Everest Dağı, Cebelitarık Kayalıkları ve Büyük Rift Vadisi gibi dünyaca ünlü yerlerin yanı sıra adını daha önce hiç duymadığınız doğa harikalarıyla da karşılaşacaksınız.

Diyarbakır - İnan Keser - Karahan Kitabevi

Herkesçe kabul edildiği üzere kentler muazzamdır. Ancak bazı kentlerin diğer kentler karşısında ve genel olarak kentlerin, kasabalar ve köyler karşısında ekonomik ve kültürel bakımdan üstünlüğünün kanıtı olduğu düşünülmesine ve kentlerin itibarını ispatlamakiçin kullanılan en popüler ölçüt olmasına (Bookchin,1999: 16) rağmen kentlerin barındırdığı nüfusun büyüklüğünü kentlerin muazzamlığının nedeni olarak iddia etmek imkânsızdır.

Düzeltmeler - Jonathan Franzen - Sel Yayıncılık

Düzeltmeler, birbirlerine duydukları güvenle kusursuz bir "aile" olmak isteyen, ama birbirlerini sürekli hayal kırıklığına uğratan, farklı hayatlar içinde çırpınırken ortak bir alanda bir türlü buluşamayan beş kişinin ince ince örülmüş, çarpıcı ve sürükleyici hikâyesi.

Sabahattin Ali Olayı 2 - Alev Çukurkavaklı - Tanyeri Kitap

Kemal Bayram'ın, "Sabahattin Ali Olayı" adlı kitabı 1978 yılında yayınlandığında, aydınlar tartışması başladı ve uzun süre devam etti. Kitap çıktıktan iki yıl sonra Yalçın Küçük, Sabahattin Ali'nin ölümünde MİT'in rolü olmadığını savunarak, sol aydınları komploculukla suçladı. Hemen ardından, Aziz Nesin, Yalçın Küçük'e destek verdi. Kemal Bayram ise, bu iddiaların Sabahattin Ali'yi yeniden öldürmek anlamına geldiğini savundu.

Bizim Hazin Evrenimiz - Scarlett Thomas - April Yayıncılık

Bir öykü hayatınızı kurtarabilir mi? Meg Carpenter beşparasız. Romanını bir türlü tamamlayamıyor. Cep telefonunu idareli kullanmak zorunda. Erkek arkadaşının

Mürver Ağacı - Oscar Wilde - Can Yayınları

Masallar, hayalet öyküleri, dedektiflik hikâyeleri ve töre komedileri... Bu kitapta toplanan ve Oscar Wilde'a bir edebiyat yazar olarak isim kazandıran öykülerde, birçok edebî üslup bir araya getirilerek benzersiz bir ustalıkla örülüyor.

Junky - William S. Burroughs - Altıkırkbeş Yayınları

Junky, William S. Burroughs'un ilk eseri. Altıkırkbeş Yayın'ın Türkçe'ye kazandırdığı eserin çevirisinde kitaba önemli tarihsel bir giriş de yazan Oliver Harris'in edit ettiği 50. Yıl Özel Baskısı baz alındı. Ek olarak Burroughs'un kitabın orijinal halinde yer verdiği lakin bu baskıya dek kitaba eklenmeyen "çıkartılmış" bölümler ile birlikte; Burroughs'un ilk basımına yazdığı ve yayımlanmayan önsözü, A. A Wyn'e mektubu ile 1952'de Allen Ginsberg'in "teşekkür" yazısı ve Carl Solomon'un yayıncısı olarak kitabın '53 ile '64 baskılarına yazdığı "önsöz" de yer alıyor.

60 Tarifte İdeal Mutfak - Ece Vahapoğlu - Artemis Yayınları

Doğru Beslenmenin Püf Noktaları Sağlıklı Yaşam Tarzına Geçiş Besin Aileleri Diyet ve Kalori Sırları

22 / 11 / 63 - Stephen King - Altın Kitaplar

22 Kasım 1963'te Dallas'ta üç el silah sesi duyuldu, başkan Kennedy öldü ve tarih yeniden yazıldı. Peki, ya geçmişi değiştirme şansınız olsaydı?

Butik Oteller Kitabı 2012 - Deniz Gökçe- Butik Yayıncılık

Bu yıl da okuyucularımız için yüzlerce otel gezdik. Bunların içinden en iyilerini seçtik ve kitabımıza tam 229 tanesini yerleştirdik. Sayfalarımızda her bir otelin birbirinden güzel fotoğraflarını paylaştık. Hem dış cepheden çekilmiş fotoğraflara hem de oda fotoğraflarına yer verdik.

Söz - Kahraman Tazeoğlu - Destek Yayınları

Altını çize çize okuduğunuz kitaplar vardır. Çok sayfalı kalın kitaplardır bazen bunlar. Günler, haftalar, hatta aylar sürer okuyup bitirmek. Bitirdiğinizde belki size hiçbir şey vermez o kitaplar ve harcadığınız zamana üzülürsünüz... Ama bir bakarsınız ki aklınıza bir çivi gibi mıhlanan altını çizdiğiniz o cümleler hayatınızı değiştirmiş, koca bir romandan kalan altı çizili üç-beş satır size hayatın anlamını öğretmiştir.

Münih'te Bir Cami - Ian Johnson - Mikado Yayınları

Pulitzer ödüllü Wall Street Journal yazarı Ian Johnson'dan muhteşem bir araştırma ürünü. 11 Eylül'de uçakları kaçıranların Avrupa'da yaşadıkları öğrenilince gazeteci yazar Ian Johnson bu grupların Batı'da nasıl var olduklarını merak etmeye başladı. Tüm araştırmalar yirmi yıl öncesine, Afganistan'da savaşan Müslümanların A.B.D. tarafından desteklendiği günlere dönmekteydi.

Geleneksel Türk İslam sanatlarımızdan biri olan ebru sanatıyla sanatçılar, 16. yüzyıldan beri hayallerini suda yüzdürmeye devam ediyor. Her ne kadar tarihte imzalı olarak kaydedilebilen en eski ebru eserleri bu tarihi işaret etse de ebrunun doğuşu daha eski tarihlere bile dayanabilir. Ebru sanatında İstanbul ebrunun merkezi olarak kabul edilir. Osmanlı ve Türkler'deki ebru sanatı tüm dünyaya İstanbul'dan yayılmıştır. Ülkemizde de ebru sanatının başarılı örneklerini sunan ve 17 yıldır suyu boyamaya devam ettiğini söyleyen ebru ve hat sanatçısı Ömer Faruk Dere, "Saklı Cennetten Bir Demet" adlı sergi ile eserlerini ziyaretçilerle buluşturuyor. 1 Haziran tarihinde İstanbul Üniversitesi Dil Merkezi'nde ziyaretçilerine kapılarını açan sergi 1 Temmuz'a kadar açık olacak. Biz de On5yirmi5 olarak Ömer Faruk Dere ile hem ebru sanatını hem de "Saklı Cennetten Bir Demet" sergisini konuşalım istedik.

Bize biraz kendinizden bahseder misiniz? Ebru sanatına ilk olarak nasıl başladınız?

1995 yılında ebruya başladım ve 17 senedir suyu boyuyorum. Sanatla iç içe yaşamaya, sanatla birlikte yaşamaya, her an sanatla birlikte olmaya gayret ediyoruz. Ebruya başlamam da şöyle oldu; 1995 yılıydı, -Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunuyum ben- Hikmet Barutçugil ebru gösterisi yapmak için bizim üniversiteye gelmişti. Bizim bir konferans salonumuz vardı, orada açtı tekneyi ve hiçbir şey söylemeden ebru yapmaya başladı. Tabi Hocamız ilk boyalar damlayıp açılmaya başlayınca, kağıdı aldığı zaman bu bizde çok merak uyandırdı. O gün bu gündür de devam ediyoruz. Ebruya fakülte yıllarında Hikmet Bey'le başladık, bir yıla yakın da birlikte çalıştık. Ondan sonra da kendi çalışmalarımızı devam ettirdik ve bugünlere geldik.

'Devlet-i Aliyyeden Günümüze Ebru Sanatı' adlı kitabınızda başlangıç aşamalarından günümüze ebruyu anlatıyorsunuz. Peki ebru sanatı ilk olarak nasıl doğdu? Ebru sanatında köşe taşları olarak nitelendirebileceğimiz usta sanatçılar kimdir? Bize biraz bunlardan bahseder misiniz?

Ebru sanatının menşei hakkında bir öngörü var ama kesin olarak nerede başladığı ve nerede çıktığı tam olarak bilinmiyor. Fakat güçlü deliller bu sanatın Orta Asya'dan zuhur ettiğini gösteriyor. Bu delillerden birisi o bölgede yapılan arkeolojik kazılarda ortaya çıkan ebruya benzer resimler ve şekiller. Bir diğer kanıt ise Orta Asya kökenli milletlerden Çin ve Japonya'da su üzerinde farklı sanatların yapılıyor olması. Çin'de Beni Nagashi, Japonya'da da Sumi Nagashi adıyla su üzeri sanatları icra ediliyor. Hepimizin kökenlerinin Orta Asya'ya dayandığını düşünürsek kuvvetli deliller bu işin Orta Asya'da başladığını gösteriyor. Ama ulaşabildiğimiz en eski ebru örnekleri 1542 yılına ait yani 16 yüzyıla kadar inebiliyoruz.

Ebrunun merkezi İstanbul

Topkapı Sarayı'nda 1500'lü yıllara ait bir ebrumuz var. Bilinen en eski ebru o. O günlerden bu günlere aşağı yukarı 500 seneden fazladır ağırlıkla İstanbul'da sanatçılar hayallerini yüzdürüyorlar suyun üstünde. Ve dolayısıyla 500 yılı aşkın bir zamandır bu sanat icra ediliyor. İstanbul bu işin merkezi ve ebru bütün dünyaya da İstanbul'dan yayılıyor.

Sihirli sözcük 'Besmele'

17. Yüzyılda Avrupalı Batılı tacirler İstanbul'a geldiklerinde İstanbul'daki Müslümanların bir sanatla uğraştıklarını görüyorlar ve bunları kendi seyahatnamelerinde rapor ediyorlar. "Türkler'in bir sanatı var, yağ gibi bir şeyin üzerinde boyaları yüzdürüp sonra kağıdı kapatıp, sihirli bir söz söyleyip, bir sihirle boyaları kağıda alıyorlar" diyorlar. Aslında anlattığı şey bugün bizim yaptığımız tekniğin aynısı. Yağlı su dediği muhtemelen kitreli kıvamlaştırılmış su, boyalar her zamanki gibi pigmentler yüzdürülüyor. Kağıdı kapattıktan sonra da söylediği sihirli sözcük, öyle inanıyorum ki büyük ihtimalle Besmele. Ben de yurtdışındaki gösterilerimde kağıdı kapattıktan sonra bizim bir sihirli sözcüğümüz var diyorum. İzleyenler de nedir diye merak ediyorlar. Ben de bizim sihirli sözcüğümüz 'Besmele' diyorum. "Şimdi hep bir ağızdan Besmele çekerse, Bismillah derse bu ebru çok güzel çıkacak diyorum." Güzel de bir anı oluyor. Dolayısıyla ebru 17.yüzyıldan itibaren Avrupa'ya geçmiştir ve 20. yüzyılın başlarına kadar "Turkish marbling paper" ya da "Türk ebru kağıdı" olarak anılmıştır ve Batılı ellerle özellikle coğrafi keşiflerle dünyanın her yerine yayılmıştır. Bugün bütün kıtalarda ebru yapılıyor, su üzeri sanatlarla uğraşılıyor. Ama herkes bilir ki bu işin merkezi İstanbul'dur, Osmanlı'dır ve Türkler'dir.

Mustafa Düzgünman ebru sanatının kilit ismidir

Ebrunun şöyle bir talihsizliği var. Diğer sanat dalları gibi yapılan her ebrunun altına imza koyma geleneği çok daha sonraları 20. yüzyıllarda başlıyor. Yapılan ebruların altına imza koyma geleneği diğer sanatlarımızdaki gibi yaygın olmadığı için çok az ustanın adını bilebiliyoruz. Çeşitli kaynaklarda pek çok sanat erbabı tanıtılırken maalesef ebruda bu tanıtılmıyor, bilinmiyor, kaynaklarda da adı geçmiyor. Sadece imzası olanları bilebiliyoruz. Bir de Sultan III. Ahmed döneminin ebru sanatçısı Hatip Mehmet Efendi'nin kaynaklarda adı geçen ya da bilinen şekliyle Hatip Mehmet Efendi'nin ebrularını bilebiliyoruz. Dolayısıyla bu noktada çok fazla bilgi sahibi değiliz. Bilinenleri söyleyelim: Şebek Mehmet Efendi, imzasından dolayı biliyoruz. Hatip Mehmet Efendi kaynaklarda geçtiği için biliniyor. Özbekler Tekkesi geleneği dediğimiz Özbekler Dergahı, Üsküdar Sultantepe'deki Özbekler Tekkesi'nde Özbekler Tekkesi Şeyhi Ethem Efendi başta olmak üzere o gelenekten gelerek devam eden Necmettin Okyay ki, Ethem Efendi Necmettin Okyay'ın annesinin dayısı da oluyor aynı zamanda. Necmettin Hoca'dan da Mustafa Düzgünman, Mustafa Düzgünman'a muasır ve hala hayatta olan Niyazi Sayın Hoca bunlar zamanımıza kadar bilinen ebrucular. Bunun yanında Necmettin Hoca'nın oğulları Sami ve Sacit Okyay'ların da ebruyla uğraştığı biliniyor. Geleneksel ebrunun yaşatılması ve günümüze aktarılmasında en önemli köprü ve kilit isim Mustafa Düzgünman'dır. Rahmetli Düzgünman evindeki bodrumundaki atölyesinde bu işe devam etmemiş olsaydı gelenekten gelen yani Necmettin Hoca'dan aktarılacak bilgileri aktarmada çok büyük sıkıntılar olacaktı. O yüzden Düzgünman'ı o noktada bir kilit taşı olarak görüyoruz ve geleneğin o yolla günümüze aktarıldığını görüyoruz. Onun için Düzgünman ve onun öğrencileri Fuat Başar, Alpaslan Babaoğlu ağabeyler önemlidir geleneksel ebrunun devamında. Hikmet Barutçugil, Alpaslan Babaoğlu ve Fuat Başar şu anda ebru olarak ne yapılıyorsa ve ebrucu olarak kim yetiştiyse ya bu 3 ismin -birkaç kişi daha var onları ayrı tutalım, İstanbul için konuşuyorum- öğrencisi ya da öğrencisinin öğrencisi olarak başlamıştır. Dolayısıyla bu 3 isim günümüz ebruculuğunda bizlerin de hocalarıdır hepsi. Bu 3 ismi zikretmeden geçmemek lazım.

Günümüz ebru sanatçıları daha çok hangi akımları takip ediyor?

Şöyle bir genel değerlendirme yapalım. Ebru pek çok şeye açık bir sanat, çok denemeye açık bir sanat. Çok malzeme ve teknik denenebilir, denenmelidir de. Bu denemeler neticesinde bence günümüz ebruculuğunun bir panoramik bir fotoğrafını çekip bakmak lazım. Önümüzdeki zaman diliminde ebruda çeşitli branşlaşmaların olacağını düşünüyorum. Örneğin, hiç desenle uğraşmayan sadece battal çalışan ebrucu grupları oluşacak ya da sadece çiçek yapanlar olacak. Su üzerinde çiçek ressamlığı yaptığını söyleyen arkadaşlarımız var, ebruyu bir su üzeri tekniği olarak düşünüp, üzerinde birebir, yüzde 100 aynısıyla çiçek resmetmeye çalışıyorlar. Mesela bu bir akım olarak devam edecek bence. Gelenekten gelen ve gelenekteki ebru anlayışına sıkı sıkıya bağlı olan ve asla bırakmayan başka bir grup da akım da zaten devam ediyor. Yani bunlar zamanla kendi için bölünecekler.

Biz bu sergiyle günümüz ebruculuğunda eksik kalan kareyi tamamladık

Biz bu sergide aslında bu panoramik fotoğrafta eksik kalan kareyi tamamlamaya çalıştık. Bu karelerde çiçekli ebrularda tam stilize, tam üsluplaştırılmış çiçek desenlerinin hiç yapılmadığını gördük. Buradaki amacımız geleneksel ebru tekniklerine bağlı olarak bunu bir teknik olarak düşünüp su üzerinde, tam stilize, iki boyutlu üsluplaştırılmış çiçek desenleri çalıştık. Her biri ayrı ayrı isimlendirildi. Her biri birbirinden farklı ve bugüne kadar hiç yapılmamış olan bu çiçek formları biraz önce belirttiğim panoramik fotoğrafta bir yere oturması açısından önemli. Karelerden oluşan bu büyük fotoğrafta hiçbir tartışmaya girmeye gerek yok. Çünkü ebruda tartışmalar çok fazla. Bence bunların hepsi birer zevktir, böyle de devam etmelidir, edecektir de. Şimdi buna bir örnek vermek lazım. Yazıda herkes Celi Sülüs yazıyı sevmez bazısı Talik sever, bazısı Celi Sülüs sever, bazısı Divani Celi Divani sever. Bunların hepsi ayrı tatlardır. Biz her gün ekşi yemiyoruz. Bazen tatlı yiyoruz, bazen ekşi yiyoruz, bazen acı yiyoruz. Ama hepsi bizim damak zevkimize hitap ediyor. Aynen böyle ebruda da zaman içinde böyle bir branşlaşmanın olacağını düşünüyoruz. Bunların hepsi bizim ebru sanatımızın zenginliğini ifade ediyor aslında. Şu anda bizim Türk ebruculuğunda, İstanbul'daki ebruculukta çok ciddi bir noktaya geldiğimizi gösteriyor. Dünya üzerinde hiçbir ebru yapan grup bu kadar çeşitli desen arayışına girmedi bugüne kadar. Dolayısıyla İstanbul, çiçekli ebrular noktasında dünyada bir numaradır. Bunu bir övünç kaynağı olarak söylemek isterim. Biz o gelenekten gelen ebrularımızı tabi ki yapıyoruz, öğretiyoruz, bunlar tabi ki yaşayacaklar. Ama onların üzerine ne koyabiliriz, ne yapabilirizin gayretiyle bu sergi ortaya çıktı. Yine klasik üslupla yine klasik malzemeler kullanılarak bu eserler ortaya çıktı. Geleneksel malzemelerimiz toz boyalar, kıvam arttırıcı olarak kerajin kullanıldı, deniz kadayıfı kullanıldı.

Ebru sanatı insanı daha çok içe döndüren ve insan zihnini dış varlıklardan uzaklaştıran bir sanat

 

… Bize biraz ebru sanatının felsefesinden bahseder misiniz?

Tabi ebru sanatının felsefesinden bahsetmek için İslam sanatlarının felsefesinden bahsetmek gerek. Sanatın İslamı, Hristiyanı, Budisti olmaz, ancak sanatçının Müslümanı, Budisti, Hristiyanı, Musevisi olur. Dolayısıyla insanların inançları sanatçılara yön verir. Sanat ve inanç çok iç içe geçmiş kavramlardır. İnançlarının saikiyle insanlar sanat yaparlar veya sanatlarına yön verirler. Bizim Türk İslam sanatlarının özü tamamen inanca dayalıdır. Zaten sanatın ortaya çıkışı hatla başlayan ve hattı süslemeye başlayan kitap sanatları dediğimiz sanatlarla gelişiyor. Dolayısıyla hep ilahi kaynaklı. Mesela Türk İslam sanatlarında mimari ilahi bir istekle gelişiyor. Örneğin dini mimari, Allah'ın evini en güzel yapmak gayretiyle ortaya çıkıyor. Ya da Allah'ın kelamını en güzel yazmak, yazılan o Allah'ın kelamının en güzel şekilde süslenmesi, en güzel şekilde ciltlenmesi hep farklı sanatları doğuruyor.

Sanatçı sanatında acziyetini görür

Bizim Türk İslam sanatlarının da özelliği şu, sanatçı hiçbir zaman kendi şahsi kretivitesini ön plana çıkarmaz. İşte ben bunu yarattım, ben şöyleyim gibi bir iddiaya girmez. Batı sanatıyla en büyük farkımız budur. Sanatçı sanatında acziyetini görür. Yaratıcının Cenab-ı Hakk'ın yaratma kabiliyetinin yanında sanatçının yaptığının hiçbir önemi yoktur. Dolayısıyla bizde mahfiyet esastır. Derviş meşreplik esastır. Yaptığımızda kendimizi ön plana çıkarmamak esastır. İşimizin ön planda olmasıdır. Bunun için çoğu sanatkar yaptığı işin altına imza atmamıştır. Biraz bundan da kaynaklanıyor ustalarımızı çok iyi tanıyamamak.

Ebru koca bir kainatın teknedeki zuhurudur

Sanatçılar ortaya çıkardıkları eserlerde kendi bakış açılarını ortaya koyarlar. Siz bir ebru sanatçısı olarak ebru ile kendinizi ifade ettiğinizi düşünüyor musunuz? Ve ebru sizin için ne ifade ediyor?

Ebru sonsuzluğa dokunmak bir kere

 

… Sanat sonsuzluğa dokunmaktır. Sanatkar sonsuzluğa dokunabilen insandır. Dolayısıyla ben ebruda zaman ve mekan kavramından sıyrıldığımı hissediyorum. Ebru yaparken tekne başında zaman ve mekan kavramını unutursunuz. Koca bir kainatın aslında o teknede zuhurudur o. Ebru çok yüce bir sanat, çok derin bir sanat. Ebru kainatın izdüşümüdür, ebru bir tecelligahtır. Sizin cüzi iradenizle külli iradenin orada birleşmesi ve ortaya bir şey çıkmasıdır. Ebru hikmetli bir sanattır, ebru gizemli bir sanattır. Ebruda bir vehbilik var yani ebru biraz vehbi bir sanat, kesbi bir sanat değil. Ne demektir vehbilik? Vehbilik Cenab-ı Hakk'ın ihsan etmesiyle oluşan demektir. Kesbilik ise insanın kendi iradesiyle yaptığıdır. İkisinin birleşimidir aslında ama kesbiliğin yani sizin gayretinizin oranı çok düşüktür. Burada çoğunluk o vehbiliktedir. O külli iradededir. Çünkü siz elinizde fırça karıştırırsınız, alırsınız elinize boş bir yüzey, damlatırsınız ve orada şekiller oluşur. Ana rahmi gibidir ebru teknesi. Aynı insan yaradılışı gibidir. 'Biz onu pis bir sudan yarattık' diyor Cenab-ı Hakk. Ana rahmine düşen damlayla ebru teknesine düşen damla aynı şey aslında. Burada bir yaradılış var, bir doğuş var, bir hayata gelme var. Ve doğuş anı da kağıda yatırdığımız an aslında, kağıdı çekip tekneye yatırdığımız anda da yaşamaya başlıyor, hayatına başlıyor aynı bizler gibi. Onun için bu çok hikmetli bir sanat.

Ebru sosyal hayatın bir göstergesidir

Ebru sosyal hayatın nasıl olması gerektiğini gösteren bir göstergedir aslında. Nasıl diyelim bir aynadır aslında. Pek çok rengi üst üste atarsınız. Ama hiçbir renk yeni gelen renkle kavga etmez. O kenara çekilir, ötekine yer açar. Ve olabildiğince birbiriyle iyi ilişki içindedir damlalar. Hiçbiri birbirinden şikayetçi değildir. Siz yeni bir damla attığınızda alttaki kendini geri çeker. Ona yer açar, kucak açar ve birbirlerini kucaklarlar renkler. Ebru renklerin kucaklaşmasıdır. Ebru sanatçının hayalinin suda yüzdürülmesidir. Ebru Cenab-ı Hakk'ın tecellisidir. Ebru aynı insan gibi, insan yaradılışına benzer bir süreçle yaratılır, hatta insanın nasıl yaratıldığını Cenab-ı Hakk ayetlerle adım adım anlatıyor ya aynı ayeti kerime birebir ebrunun oluşumuyla örtüşüyor. Yani ortaya çıkan şekiller pek çok şekli andırıyor. Çok derin şeyler düşündürüyor insana. Ama her şeyden önce ebru bir nasip işidir. Bu işle uğraşmak herkese nasip olmaz. Güzel işler yapmak herkese nasip olmaz. Renklerle uğraşmak herkese nasip olmaz. Ebru yapan yaşlanmaz, hafıza kaybı olmaz. Öd insanın hafızasını devamlı diri tutar.

Sanat insani bir eylem ancak ilahi bir sonuçtur

Siz aynı zamanda hattatsınız da. Kelimelerle ve boyaları kullanarak ortaya bir sanat eseri çıkarmak nasıl bir duygu? Ayrıca ebru sadece bir kez yapılabilen bir sanat. Ve siz eserlerinizi satarken nasıl hissediyorsunuz?

Bir kere hepsi benim çocuğum. Dolayısıyla sanatçı için eser satmak zor. Ebru sanatını ya da hat sanatını yaparken siz aynı sanatçısınız ama sadece ifadeler, biçimler değişiyor, alet, malzemeler değişiyor. Ve ortaya koyduğunuz sanat eserinin formu değişiyor. Ebruda fırçayı, boyaları, bizi kullanarak bir anlatım diliniz var. Orada da kamış kalem, kağıt ve mürekkeple bir anlatım diliniz var. Aslında aynı şey. Ruhun yansımasıdır sanat. Burada da sanatçının kalp atışları var. Yazıda da sanatçının kalp atışları var. Dolayısıyla insana ait şeydir sanat. O yüzden dijital sanatlar sevilmez. O yüzden bilgisayara bağlı sanatlar hoş görülmez. İnsan faktörü girdiği zaman sanata size sıcak gelir. Sanat insani bir eylem ama ilahi bir sonuçtur aslında. Biz İslam sanatçıları bunu hep böyle görmeye çalıştık. Müslüman sanatçılar bu topraklarda bunu hep böyle görmeye çalıştı. Esas aranan şey, Necip Fazıl'ın dediği gibi "Anladım işi, sanat Allah'ı aramakmış, marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış." Onun için biz hep arayış içindeyiz, sanat hep arayış içinde. Bu arayışta ne çıkarsa bakanlarla seyredenlerle paylaşıyoruz.

Ebru zor bir sanat mıdır? Herkes ebru yapabilir mi? Ebruda kendini geliştirmek için nasıl gayret göstermeli?

Ebru bir kere zor bir sanat, kolay bir sanat değil. Sanatların hepsi zor zaten, fakat ebruda hızlı sonuca ulaşılabiliniyor. İslam sanatlarının diğer şubelerine nispetle ebru sanatında çok daha hızlı neticeye ulaşılabiliyor. Teknenizi ayarlamak için çok zaman kaybedersiniz, sabır gösterirsiniz ama tekneniz ayarlandıktan sonra ortaya çıkması, yapılması seri halde devam ettiği için kolay gibi görünüyor. Ama aslında çok zordur. Hassas dengelerin işidir ebru. Çok uzun bir tecrübe gerektirir, uzun mesailer gerektirir. Dolayısıyla ebru kolay bir şey değildir. Net 10 yıl oldu, ben sanat eğitimi de veriyorum. Öğrenciler de yetiştirdik. 15 öğrencim var. Bugün gözüm kapalı onları nereye gönderirsem göndereyim, bu sanatları icra edebilirler. Bu seviyede öğrencilerimiz var. Onlar birer sanatçı adayıydılar, yavaş yavaş sanatçı olmaya doğru gidiyorlar. Dolayısıyla bu bir övünç kaynağı bizim için.

"Gayretsiz kabiliyet kör, kabiliyetsiz gayret nafiledir"

Sanat eğitimde tek şart sabır. Sabır, sabır, sabır

 

… Bu sabrı gösterdiğiniz müddetçe ilerlersiniz. Çünkü kabiliyet herkese bir şekilde verilmiş. Ama az ama çok ve bu kabiliyeti geliştirmek sizin elinizde. Bu gayretiniz olmazsa kabiliyetinizin bir anlamı yok. Gayreti de sabır getiriyor. Yani bunlar çok iç içe kavramlar. Bir kere kabiliyetiniz olacak. Ama kabiliyetinizin olmadığı hemen anlaşılan bir şey değil, bir müddet devam ettikten sonra anlaşılır. O yüzden sabır, devamlı sabır, ömrümüzün sonuna kadar sabredeceğiz. İkincisi istikrar, istikrarlı olacaksınız. Devamlı o yolda olacaksınız, yolunuzdan şaşmayacaksınız. Kabiliyet önemli ama gayretsiz olmuyor. Benim bir sözüm var artık tekerleme haline geldi: "Gayretsiz kabiliyet kör, kabiliyetsiz gayret nafiledir." Eskiden söyle yaparlarmış, öğrenciyi eğitime başlatırlarmış ve belli bir seviyeye geldikten sonra hoca öğrenciyi tartarmış. "Evladım sen git, başka bir iş yap. Senin bu işte kabiliyetin yok, zamanını zayii etme " diye. Bundan da öğrenci gocunmazmış. Çünkü herkesin kabiliyeti farklı. Kabiliyeti olanı desteklerler, az kabiliyeti olanı daha çok çalışması için teşvik ederler ve böylece ilerlerlermiş. Onun için kabiliyet ve gayret birlikte olmak zorunda.

Siz aynı zamanda İSMEK'te ebru sanatı hocalığı yapıyorsunuz. Sizce ebru sanatıyla ilgilenmek isteyenler nasıl bir yol izlemeli? Ve bu sanata ilgi duyanlara neler tavsiye edebilirsiniz?

Benim gençlerden istediğim şu, bir şeyi istiyorlarsa sadece bir şeyle uğraşsınlar. Bir koltuklarında 5 karpuz olmaz. Zamanlarını bölmesinler. Ebruya ilgileri varsa sadece ebru sanatıyla uğraşsınlar, başka hiçbir şeyle uğraşmasınlar. İSMEK'in bütün ilçelerimizde kendilerine çok yakın kurs merkezleri var. www.ismek.org <http://www.ismek.org> adresinden kendilerine en yakın şubeyi bulup temel kurslara oradan başlayabilirler. Hiçbir ücret talep edilmiyor İSMEK kurslarında. Kendi branşlarında kendini ispatlamış hocalarımız var. Bu kurslarımızda temeli aldıktan sonra ihtisas merkezimiz var. Bağlarbaşı Türk İslam Sanatları İhtisas Merkezi'mizde ileri seviyede eğitim veriyoruz ki ben de oradayım. İhtisas merkezine belli temel eğitimleri almış arkadaşları sınavla alıp, ileri seviyede eğitime devam ediyoruz. Oradan mezun olanlar usta namzetidir artık.

Gençlerin geleneksel sanatlarımızdan olan ebru sanatına ilgilerini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Son 5 yılda özellikle ebru sanatımıza ilgi çok fazla. Bu bizi çok sevindiriyor. Önümüzdeki yıllar çok daha iyi şeylere gebe öyle görünüyor. İnşallah daha güzel şeyler olur.

İddia ediyoruz bugüne kadar hiç böyle bir ebru sergisi gezmediniz

 

…

Sergi hakk

 

ında...

Bu sergi ebru sanatına, ebrudaki çiçek desenlerine farklı bir bakış açısı getiriyor. Tamamı farklı isimlerle isimlendirilmiş 12 desenden oluşan 24 eser var sergimizde. Bütün İstanbulluları sergimize davet ediyoruz. İddia ediyoruz ki bugüne kadar hiç böyle bir ebru sergisi gezmediler. Çünkü bu formda çiçek desenleri ilk defa sergileniyor. Onun için herkesi bekliyoruz. 1 Temmuz'a kadar açık sergi. Zaman olarak da herkes rahat rahat gezebilsin diye geniş bir zaman aralığı bıraktık. Sergimiz, bu sanatla uğraşan diğer arkadaşlarımıza da bir beyin fırtınası, bir kavram çarpışması oluşturabilir. 'Evet bu böyle de olabilir' dedirtirse, bu sergi amacına ulaşmış demektir. Geleneksel çiçeklerimizi de yapacağız ama bu çiçekleri de yapmaya devam edeceğiz.

Ebruda hangi malzeme nasıl kullanılır, ne işe yarar?

Kağıt: Emici özelliği fazla ve mat olanları tercih edilir. Genellikle birinci hamur kâğıt kullanılır.

Kitre: Kitre, Anadolu'da yetişen, geven türü dikenli bitkilerden elde edilen, yapışma özelliği az olan bir zamk çeşididir. Suyla birlikte karıştırılarak uygun kıvam elde edilir. İpek kitresi ise, toz halinde hazır olarak satılmaktadır. Piyasada aktarlarda bulunabilen kitrenin plaka halinde, beyaz ve topraksız olanları tercih edilmelidir.

Tekne:Ebru yapımında tekne dediğimiz, içine kitre konan kaplar kullanılır.

Fırça: Fırçanın sapı için, esnek olduğundan dolayı gül dalı kullanılır. Kıllar ise, at kuyruğundan elde edilir.

Boyalar: Ebru yapımında genellikle oksit kırmızı, oksit sarı, oksit siyah, lahur çiviti kullanılır. Diğer renkler de bunların karışımından elde edilir. Güzel bir ebru için renkleri uyumlu kullanmak önemlidir. Bu nedenle koyu renklerden başlanarak renkler kullanılır. Tabandaki siyah boya, üzerindeki boyaları canlı ve aktif gösterir. Aralardaki beyazlar da renklere hareket getirir.

Öd: Renklerin kitre üzerinde kalmasını sağlar. Boyanın içine atılarak kullanılır. İpek boyalar için kullanılmaz.

Biz: Büyük, kalınca iğne olup, ebruya şekil vermekte kullanılır.

On5yirmi5

Rabia Yalçın hazırlamış olduğu
koleksiyonu kendi markası altında
satışa sundu. Klasik Rabia Yalçın
çizgisini taşıyan Koleksiyonun geri
kalan parçaları sizlerle...
Çok beğeneceksiniz!!







Rabia Yalçın Tesettür Koleksiyonu




Ugoza 2012 Yaz Koleksiyonu




Ugoza Eşarp, 2012 ilkbahar yaz koleksiyonu ile göz dolduruyor! Katalog çekimlerini Alaçatı'da gerçekleştiren Ugoza Eşarp, yeni tasarımlarını profesyonel bir çalışmayla tesettürlü bayanların beğenisine sunuyor.

Kayra 2012

Tesettür giyimde fenomen olma yolunda ilerleyen kayra yeni sezon kap Trench ve kap modellerini tatnıttı. Bahar aylarının gelmesi ile birlikte kapalı bayanların büyük rağbet gösterdiği kaplar çok şık ve alımlı. Kayranın ürünlerinde kullandığı kumaşlar tasarım ve işçilik tartışılmaz güzellikte. Buna paralel olarak kap ve trençler fiyat olarak biraz pahalı. 239 TL den başlayan fiyatlarla satılan kaplar farklı renk ve desnelere sahip. Baharı üstünüze yansıtmak istiyorsanız Kayranın yeni sezon kaplarını mutlaka tercih edin deriz.

Kayra Kap / Trench ( trenç ) Resimleri






Tekrar Bir Hatırlatma! Tuğba&Venn 2012 İlkbahar-Yaz Koleksiyonu

Tuğba&Venn 2012 İlkbahar-Yaz Koleksiyonu

Tuğba&Venn 2012 katalogundan portakal rengi tonlarında kap modeli,
Kış aylarında yaza ait ya da tatili anımsatan her hangi bir şeyi görmek her zaman mutluluk vericidir. Özellikle de baktığınız bir Tuğba&Venn koleksiyonu ise daha da heyecan verici. Aslında ünlü markanın adını duymak bile heyecan verici, üstelikte herkes için tanıtım kataloglarının ve reklamların hazırlandığı şu günlerde Tuğba&Venn yine herkesin merakını uyandırdı.
Bu yaz neler moda, hangi renkler ve kesimler trend olacak merak ediyoruz. Tuğba&Venn, şüphesiz yaz trendlerini belirleyecek olan en iyi isim olacaktır.
Koleksiyona gelince, henüz Tuğba&Venn 2012 koleksiyonunun tamamı yayınlanmadı ancak yesiltopuklar.com farkıyla sizlere koleksiyondan bir kare yayınlıyoruz.

Tuğba&Venn 2012 İlkbahar-Yaz Koleksiyonunu Çok Seveceksiniz…

Çok göz alan birden bire parlayan renkler ve rengarenk boncukları Tuğba&Venn koleksiyonunda bolca göreceğimize eminiz.
Tuğba&Venn 2012 koleksiyonundan bu kare aynı zamanda sezonun trendlerini de ortaya koyuyor.



Bayanların Topuklu ayakkabılar vazgeçilmezidir. Neden mi? Sevgilin, nişanlın senden boyca çokkkkkkkkkk uzunsa ve senin bu konu ile takıntın varsa tabiki kurtaıcımız olur topklu ayakkabılar.






















































































































Hem kıyafetin güzelliğini göstermez mi topuklu ayakkabılar...


















İnsanı zayıfta gösterir ben ne zaman topuklu giysem zayıflamışsın diyolar :)))))( bende hiç bozuntuya vermiyorum)



Ama tabiki de yürümesini bilmek lazım, ayağında topuklu ayakkabı olduğu belli edercesine aptal,saptal yürümenin bi anlamı yok ki....

Hep camekanlara yapışıp seyretmişimdir topukluların güzelliğini rengarenk ve içimizi okşar hepsinin güzellikleri....






































Hatta bazen gördüğümüz o pahalı topuklu için harçlıklarımızı biriktirip biriktirip o tonca parayı bi topukluya verdiğimiz de olmuştur....



















Ama siz siz olun uzun yolculuklarda tercih etmeyin, nden mi? deneyin ve görün:)))))))